Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
2

Piyasada Borderlands gibi bir co-op shooter oyunu varken bile, loot peşinde koştuğumuz oyunlar pek ilgimi çekmiyordu. Çocukluğumda oynadığım oynaması ücretsiz olmasından mütevellit ikinci sınıf olan MMO oyunlarına içimde gizliden gizliye bir özlem vardı, kabul. Çünkü her şeyden önce o tip oyunlara çokça ekran süresi ayırmanızdan ötürü sizi kolaylıkla oyalayabiliyordu. Ayrıca karakterinizin gelişimini görmek eşsiz bir tat veriyordu.

2015 senesinde elimde kuvvetlice bir bilgisayar bulunmadığından AAA oyunlara oldukça uzaklaşmış olan ben, büyük bir kısmının platform türünde olması tesadüf müdür bilinmez çoğunlukla bağımsız yapımcıların oyunlarını oynuyordum. Keyifsiz olduğunu iddia etmesem de yine de büyük başlı yapımları gördüğüm zaman kasabın önünde ciğer bekleyen bir kediymişçesine bu büyük bütçeli yapımlara bakıyordum. Ayrıca bir çelişki gibi görünse de loot oyunlarına burun kıvırıp MMO’lara büyük bir iştah beslemem YouTube’dan çokça video izlememe neden oldu. Guild Wars 2’ler, World of Warcraft’lar derken içimden başka bir şey geçiyordum; bu oyunlar çok zor görünüyordu.

Guild Wars 2

Karışık ara yüzleri, her sınıfın birbirinden farklı oynanışları, PvE/PvP için apayrı build’ler derken şiddetli bir ön yargı ile birlikte, “Benim bu oyunları öğrenmem oldukça zor.” diyerek kestirip attım. Kaba bir oyuncu tabiri olacak fakat “kasmak” istiyorum ama bu oyunlar bana üç beden büyük geliyor. Bu nedenle çocukluğumda oynadığım MMO’lara tekrardan göz kırpıp kendimi uzunca bir süre daha oyalamayı başarıyorum.

Artık ihtiyaç seviyesine gelmesinden ötürü ileride bir bilgisayar alınacağından adım gibi emin olduğum için canım ailemden öncelikle bir bilgisayar yerine PlayStation 3 talep ettim. O dönemde yavaş yavaş miladını doldurmaya başlayan bu konsol -nitekim PlayStation 4 piyasadaydı-, benim içimi kıpır kıpır ediyordu. Çünkü birçok arkadaşımda da PlayStation 3 vardı ve onlarla birlikte oynama fikri beni hiç olmadığım kadar mest ediyordu.

Konsolu satın aldığım zaman yine kendimi AAA oyunların kucağına atabilmiştim. Konsolumla birlikte gelen oyunlar olan The Last of Us ve Beyond: Two Souls’u çok ama çok keyif alarak oynamıştım. GTA V’in hem tek kişilik senaryosunda hem de online modunda da eğlenememek mümkün değildi. Ayrıca PlayStation 1’dan portlanmış olarak Crash Bandicoot’larda eklenince keyfime diyecek yoktu. Fakat liseye giden biri olarak er ya da geç oyunsuzluk duvarına toslayacaktım. İşte bu oyun arama maceramla birlikte, dostlarımın da tavsiyesiyle o oyunla tanıştım; Destiny.

Destiny hakkında Türkçe içerik bulmak da mümkündü. Canlı yayınlarını ve videolarını izledikten sonra o özlemini duyduğum MMO’lara o kadar benzettim ki o oyun derhal benim olmalıydı. Shooter olması sandığınızın aksine çok çok daha güzel bir seçenekti. Bu oyun tamamen benim için yapılmıştı, bu oyun harikaydı, bu oyun çok güzel görünüyordu. Dostlarım benden çok daha önce alıp oynamışlardı çünkü o dönem içinde oldukça pahalıydı. Fakat kendilerinin hediye etmesiyle ben de artık bir Gardiyan olmaya hazırdım. Her Destiny yazısı yazdığımda şu şakayı yapmadan rahat edemiyorum; artık ben de kendi Kader‘imi çizecektim.

Destiny: The Taken King

Destiny’den tam da beklediğimi almıştım. Karakter gelişimini görmek, takım arkadaşlarıma birlikte birtakım zorlukların üstesinden gelmek ve bunlara ek olarak toplanabilirlerin peşinde koşturmak. Bir diğer deyişle “loot peşinde koşulan oyun” ile MMO’yu tek potada eriten Destiny, benim Borderlands’ten gelen loot peşinde koşulan oyunlara duyduğum ilgisizliği kırmamı sağlamıştı. Artık çok daha fazla loot oyunu istiyordum. Arkadaşlarım olmasa bile yanda bir dizi ya da YouTube’da bir video izlerken loot’uma bakayım, karakterimi geliştireyim fikri o kadar güzeldi ki.

Üstelik Destiny, Guild Wars 2’den de World of Warcraft’tan da o kadar basitti ki. 3 sınıf olması, bir şeyleri temin etmek için çekilen çileler diğer MMO türündeki oyunlara nazaran basit fakat hala daha tatlı zorlukları da içeriyordu. Destiny, benim için biçilmiş kaftan deyiminin hakkını sonuna kadar veriyordu.

Anthem görev sonu ekranı.

Şimdi Destiny çokça kez evrildi ve hatta ikinci oyunun yanı sıra şu an ön incelemesini de hazırladığım Forsaken ile birlikte devam ediyor. Oyuna olan fikirlerim pek değişmese de eskisine nazaran daha az şiddetli olduğunu söyleyebilirim. İçinden, “Bu bir Anthem ön inceleme yazısı. Neden bu kadar uzun uzun Destiny’den bahsetti?” kadar düşünmen kadar normal bir şey yok sevgili okur. Çünkü yapımcıların “It’s not Destiny.” demesine rağmen Anthem, Destiny.

Anthem’i deneme şansına erişmiş olanlar bu son cümleyi okuyup küplere binmiş olabilir. Nitekim ben de sürekli Anthem ile Destiny’nin karşılaştırılmasına sinir oluyorum. Bu vakti zamanında Overwatch’a, Team Fortress 2 çakması demekle aynı geliyor bana. İki oyun, aynı türler diye çakma olmak zorundalar mıydı ki? Fakat incelemenin daha kolay olması adına kendimize bir referans noktası seçmeliyiz ki o da ister istemez Destiny olmak zorunda oluyor. Sıkça Destiny ile karşılaştıracağımdan hem Destiny hakkında ne düşündüğümü hem de Anthem’in türü olan “loot peşinde koşulan oyun” türüne olan düşüncelerimin ne olduğunu bilmen gerekiyordu.

Saatlerce düşmanla çatıştıktan sonra düşen loot’un o tatlı kokusu…

Anthem ilk görücüye çıktığında elbette Destiny’nin kırmış olduğu ön yargı duvarından sonra ilgimi çekmeyi başarmıştı. İlgimi çekmesine rağmen kendisine herhangi bir heyecan duyamıyordum. Çünkü birincisi oyun EA’nin dağıtımındaydı . İkincisi de benim zaten halihazırda oynadığım bir MMO loot oyunu vardı. Ondan artan kalan vakti de başka bir loot oyununa veremezdim ki. Ayrıca Tom Clancy’s The Division (bundan sonra kısaca The Division denilecek) ve elbette Destiny oynadığımdan biliyordum ki; oyun adına ilk sene oldukça ortalama ve hatta ortalamanın altında geçecek, ikinci senesinde ise ücretli DLC’ler, genişleme paketleri ve ücretsiz güncellemeler ile birlikte oyunu oldukça toparlayıp keyifli bir deneyim vermeye başlayacaktı.

Oynanış videolarını izlediğimde ise sınıflarımızı belirleyen mekalara binen pilotlarımızın üstlerine gelen çokça düşmanla çatışma içinde olması ve aman Allah’ım ne kadar gariptir ki (!) çatışmadan sonra uncommon, rare eşyalar temin etmesiyle birlikte fikrim zaten az buçuk olmuştu. Mekaların uçması, kaçması, zıplaması, hoplaması fikri videoları izlediğimde kendisine o kadar da hayran bırakmamıştı. Fakat itiraf etmeliydim ki Xenoblade Chronicles X gibi oyunları pek oynamadığımdan bu benim ilk meka uçurma deneyimim olacaktı ve bu da beni az buçuk heyecanlandırıyordu.

Oyun, tek bir görevde birbirlerinden farklı ortamlara gönderebiliyor.

Aslında bu kadar uzun uzun söyledim fakat oyuna olan karşı olan hissimi tek kelime ile özetlemek mümkündü, nötrdüm. Tipik bir loot oyunu olduğu için sevinçli fakat dağıtımcı firmaların müşteriyi sağılacak bir inek gibi görmesinden ötürü de gergindim. Bu da artı-eksiden ötürü Anthem’e karşı bakışımı nötre çekiyordu. Kesinlikle kabulümdür, Monster Hunter: World; tipik bir loot kovalama oyunu olsa bile oyuncusuna asla ve asla sağılacak bir inek gibi bakmadı. Fakat hatırlamak istiyorum Anthem’ı dağıtan şirket EA idi.

Eh dağıtan şirken EA dedik, bizleri pek şaşırtmadılar sağ olsunlar. Aşırı olaylı bir Anthem VIP Demo‘su başlangıcıyla oyuncuların kalplerinde 1-0 geriden başladılar bile. Oyunu ön sipariş yapan kişilerin erişebildiği bu demoya harici olarak Reddit ya da Discord sunucularından temin edilebilen bir anahtar yardımı ile girilebilmesinden ötürü demonun ne VIP’lığı kaldı ne de matah bir tarafı. Öyle ki Zincirlikuyu Metrobüs istasyonu misali olan sunucular talebe karşılık veremedi ve Battlefield sunucularından takviye yapıldı. Buradan bu anahtarı temin etmemi sağlayan dostuma teşekkürlerimi sunarak da yavaştan oyunun nasıl olduğunu anlatmakla başlayalım.

Oyunda dört adet meka/sınıf tipi var. Storm, Ranger, Colossus ve Interceptor. Bunlar MMO/RPG oyunlarında temsil edilen sınıflara kolaylıkla karşılık geliyor. Destiny tabiriyle Storm, Warlock; Colossus, Titan ve Interceptor, Hunter diyebiliriz. Fakat daha genel bir tabir yapmam gerekirse Storm, büyücü; Ranger, savaşçı, Colossus, Tank, Interceptor, suikastçı olacaktır. Oyun bu mekalara Javelin ismini uygun görmüş. Mekaları uçurabilenler ise şehrin birçok kişisi tarafından Freelancer olarak anılıyor.

Nihayetinde bu bir shooter oyunu olduğu için Destiny’de de olduğu gibi Javelin’lerin arasında oynanış farkı çok da yüksek değil. Çünkü ateşleyerek kullandığınız silahlarınız ve bombalarınız zaten hemen hemen birbirleriyle aynı özellikte ve yıkıcılıkta. Ranger’da bir el bombası fırlatırken Interceptor’da ninja yıldızı fırlatmanız gibi ufak tefek model ve animasyon farklılıkları var. Fakat yine de farklı Javelin’ler kullandığınızı hissettiren şey ultimate yeteneğiniz. Her Javelin için ayrı ayrı, tabir-i caiz ise aşırı havalı ve efektif hareketler yapmak sizin elinizde.

Hoş detaylardan biri olarak Javelin’lerinizi gönül rahatlığı ile modifiye edebiliyorsunuz. Silahlar ve bombalar zaten genel geçer oyun tasarımları gereğiyle takılıp çıkartılabilen ekipmanlar, bu konuda herhangi bir sıkıntı yok da işler components‘ler ve support gear‘larda çok eğlenceli bir hal alıyor. Bunlar Javelin’inize ekleyebileceğiniz pasif ve aktif olarak kullanabildiğiniz yetenekler anlamına geliyor. Demo’da kısıtlı kullanım alanlarına sahip olsalar da tam sürümde yapabileceğiniz etkinlik sayısı artacağından ötürü daha çeşitli ve keyifli build’ler yapabileceğimizi tahmin ediyorum.

Sadece mühimmat olarak değil görünüş olarak da modifiyeler yapabilmek mümkün. Benden size ufak bir tavsiye, beyaz renk Javelin’lere çok yakışıyor. Ayrıca her Javelin’in ayrı bir nadirlik seviyesi var. Bu nadirlik seviyeniz üzerinize taktığınız teçhizatın nadirlik seviyesiyle artıp azalıyor. Bir nevi Destiny’nin Light/Power sisteminin rakamlar yerine metne dökülmüş hali diyebilirim.

Javelin’e bindiğimiz ve diğer kişilerle etkileşim içerisinde olduğumuz bir ana üs olarak görebileceğimiz şehrimiz var. Destiny’deki Tower görevini üstlenen bu mekan ne yazık ki rakiplerinden pek sıyrılamıyor. Canlılığını hissettirebilmek adına herkesi bir işle meşgul etmişler fakat bu olayın script olduğu o kadar çaktırıyor ki rahatsız olmaya başlıyorsunuz. Rastgele bir yerlerden geçerken de vatandaşların konuşmalarına kulak misafiri olabiliyorsunuz. Mesela bir erkek ile kadının yeni Freelancer’lara güven duymadığını asıl Freelancer’ların öldüğünü tartışması oldukça ilgi çekiciydi.

Bir BioWare imzası olsa gerek, şehirdeki NPC’lerle etkileşime girdiğimiz zaman diyaloğun nasıl ilerleyebileceğini seçebiliyoruz. Bu özellik elbette mükemmel bir kader ve olay bükücü değil fakat yine de adı lazım değil baş harfi D olan bazı oyunlara nazaran konuşabilen ve karakter çizgisini sizin çizebileceğiniz bir ana karakter olması çok hoş bir hissiyat. Mesela şehirdekiler beni işi neyse onu yapan, fazlasını yapmayan fakat yine de düşmanlarının hakkından gelen biri olarak tanıyorlar. Harika!

Demo olması nedeniyle harita oldukça küçük tutulmuş ve yapabileceğimiz etkinlikler de oldukça sınırlı sayıda. Bir tane ana senaryodan olduğunu tahmin ettiğim görev, bir tane Strongholds görevi, iki tane de Freeplay noktası var. Demo’nun yükleme ekranının süreleri ve sık sık verdikleri hatalar yüzünden Freeplay’leri hakkını vererek deneyim edemedim fakat adından bile belli ki serbestte uçmanızı sağlayan amaçsızca yaratık öldürebileceğiniz ve halihazırda oyuna başlayan kişilere katılabileceğiniz bir nokta olarak karşımıza çıkıyor.

Oyunun Critical Objectives olarak adlandırdığı bu görev çeşidi inanılmaz derecede sıradan ve hatta yer yer sıkıcı. Hani demiştim ya; insanlar “It’s not Destiny.” diyor fakat Anthem, Destiny diye. Heh işte tam da burası için geçeli orada söylediğim şey. Bunu Destiny’de sevmediğimden ötürü kötü bir özellik olarak söylüyorum tamamen Destiny’nin hikaye anlatımını ve seviye tasarımını kullanmışlar. Bir noktaya git, çatış, arkada birileri mıy mıy konuşsun, yine bir noktaya git, üzerine düşman yağsın, arkada birileri mıy mıy konuşsun… Hikaye anlatımı için muhteşem keyifsiz ve detayları kaçırmanıza neden olan bir anlatım şekli.

Bu görevden çıktıktan sonra kendi kendime oyunun bir miktar kritiğini yaparken, “The Division’dan çok daha fazla keyif alıyordum.” dediğimi hatırlıyorum. Hangi yetenek ağacını beslersem ona dönüştüğüm The Division, bana ilk aşamada çok daha eğlenceli gelmişti. Uçmak kaçmak güzeldi de oyunun omurgası sorunluysa diğerleri güzel olsa ne yazardı. Bu negatif bulutu tepemdeyken girdim Strongholds görevlerine. Elbette belirtmem gerekli ki demonun yetersizliği sebebiyle tek seferde girememem de canımı oldukça sıkıyordu.

Destiny’deki strike görevlerine oldukça benzettiğim bu Strongholds görevlerini ilk oynadığımda, yukarıdaki paragrafta belirttiğim nedenlerden ötürü çok da mutlu mesut oynamadan bitirdim. Fakat kendisine bir şans daha verdim ve şu an iyi ki de vermişim diyorum. Tamamını benim kişiselleştirdiğim Javelin’le birlikte bir amaç uğruna düşmanları katledip uncommon eşyalar almak, arından uçarak bir sonraki noktaya gitmek ve oradaki düşmanların daha zorlu olmasından ötürü daha kıvrak bir şekilde çatışmak derken boss fight’la birlikte eğlenceli anlar yaşadığımı söylemek zorundayım.

Üçüncü oynayışımda da kontrollere ve karakterimin neler yapabildiğine iyice hakim olduğum için eskisine nazaran çok daha çevik ve eğlenceli oyunlar çıkarmaya başladım. Değiştirdiğim eşyalarında etkisiyle güçlendiğimi hissetmek harika bir duyguydu. İlk başka zahmet gibi gelen uçmak artık bir numaralı savunma ve saldırı aracımdı. Oyunlar tarihinin en sıradan boss fight’ında olsam bile savaştığım arenanın büyük olması ve o mesafeleri çok kısa sürelerde kat edebilmenin vermiş olduğu rahatlık, gözle görülecek bir keyif kattı.

Uzun lafın kısası oynanış; daha iyi tasarlanmış bir bölümde, daha çok alışılmış kontrollerle, daha çok kendi emeğinizi verdiğiniz karakterinizle birlikte oldukça eğlenceli ve keyifli bir hal aldı. “The Division’dan daha çok keyif almıştım.” diyen bana resmen laflarımı yedirdi. Çünkü konsepti sebebiyle The Division’nın yapabileceği şeyler belli iken Anthem’de uçmak, dash atmak, ateş etmek ve daha birçok şey daha eğlence vadediyor.

“Uçalım mıığğğ?!” -4 Yüz

Bu kadar allayıp balladığıma bakarak sakın ha aldanmayın! Anthem’ın, EA’in elinden çıkacak bir “loot peşinde koşma oyunu” MMO’su olduğunu sakın unutmayın. Oyun sadece bu mekaniklerden ve yaratıcılıktan uzak seviye tasarımlardan ibaret olacağı için bütün oyun boyunca sadece üstünüze gelen düşmanları öldüreceğiniz ve kendini şiddetli bir şekilde tekrar etme riski yüksek olan bir oyun olabileceği ihtimalini asla aklınızdan çıkarmayın.

Bu sebeple size naçizane tavsiyem -Destiny, Destiny 2 ve The Division’dan temin ettiğim tecrübelerin bilgisinde söylüyorum- Anthem’ı şimdi değil, bir yıl sonra satın almanız olacaktır. Şu an satın alırsanız 60 dolar ödemekle kalmayacak sene çıkacak olan DLC için 40 dolar daha ödemeniz gerekecek. Oyunun içerisinde ara DLC’ler çıkacak mı ya da mikro ödemelere girişmedim bile! Fakat ilk yılını doldurduğu zaman “Legendary Edition” gibi isimler altında çok daha oynanabilir oyunu çok daha ucuz fiyatlara temin edebilirsiniz.

Bu kırmızı orb’u yerden aldığınız zaman can barınıza sağlık ekliyor. Oyuncusunu vezir de rezil de edebildiğinden çok eğlenceli.

Anthem VIP Demo’dan şimdilik bu kadar. Kısa kısa toparlamam gerekirse demo, ağzınıza bir parmak bal çalıyor fakat kanmamalı ve sabırlı olmalıyız. Mekanikler, vuruş hissi, grafikler, Javelin’lerin kişiselleştirilebilmeleri oldukça güzel. Oynanış ise ilk aşamada ortalamanın altında gelse de kendisine birkaç kere şans verdiğiniz zaman gerçekten de iyi olabiliyor. Peki ya siz Anthem VIP Demo hakkında ne düşünüyorsunuz, erişip oynayabildiniz mi? Peki ya oyunu ön sipariş verecek ya da satın alacak mısınız? Anthem, 22 Şubat 2019 tarihinde PC, PS4 ve Xbox One için çıkışını gerçekleştirecek.

Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
2

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here