Son dönemlerde It Follows, Conjuring, The Witch, Dont Breathe ve The Babadook gibi filmlerle türünün tarihteki en başarılı örneklerini veren korku-gerilim sineması bu sene de sevenlerini üzmedi ve yılın en iyi filmleri arasında gösterilebilecek Hereditary’yi bizlere armağan etti. Genç yönetmen Ari Aster’ın uzun metrajlı ilk denemesi olan film prömiyerini yaptığı Sundance Film Festivali’nde övgülere boğulduğu zaman iyi bir film izleyeceğimizi az çok tahmin etmiştik zaten. Bağımsız filmlerin Oscar’ları olarak kabul edilen Gotham ve Independent Spirit ödüllerinden de bolca adaylık alınca vizyondan kalkmış olmasına rağmen sinemaseverlerin ilgisini daha da çekmeye başladı film.

Filmin konusuna değinecek olursak; Graham ailesinin aile büyüğü Ellen öldükten sonra kızı Annie (Toni Collette), annesi ve ataları hakkında çok tuhaf sırları öğrenmeye başlar. Annie bu sırları kurcaladıkça ve gerçekleri öğrendikçe devamındaki süreç aile için daha da sıkıntılı bir hal alır ve mücadele etmek zorunda oldukları mirasın boyutu giderek acı verici olmaya başlar. Tüm bunların sıcağı varken üstüne bir de ailenin yaşadığı korkunç trajik kaza neticesinde verdikleri kayıp sonrası ailede halihazırda çekinik olarak bulunan; şizofreni, uyurgezerlik, travma ve mutsuzluk hallerinin tavan yapmasıyla tüm bireyler kaosa doğru sürüklenir ve aile için kabus dolu günler başlar.

Peki baktığınız zaman çok özgün gelmeyen bir konuyu işleyen filmi diğer örneklerden ayırıp iyi bir film yapan özellikleri neler?

Öncelikle bu filmin sadece ilk yarısını izleyen biri bunun bir korku filmi değil, kelli felli bir aile draması olduğunu söyleyecektir. Korku filmlerinde klişe haline gelen jumpscare kurgusu bu filmde mevcut değil, yönetmen Aster bunun yerine filmde bizi sürekli diken üstünde tutan ve gererek rahatsız eden bir hava yaratmayı başarmış. Bunların yanında teknik olarak da başarılı bir film olduğunu söyleyebiliriz; korku-gerilim filmlerinde kullanılan karanlık ve pastel renk tonları burada da yerinde ve ölçülü kullanılarak iyi çekim açılarıyla harmanlanmış. Müzik kullanımında çok özel tercihler olmamasına rağmen filmin türüne giden notalar kullanılmış, yaylılarıyla bizi germeyi başarıyor. Filmin oyunculuklardan sonraki en büyük artıları ise yönetmen Aster’ın yazdığı senaryosu ve sürprizli fakat korku filmleri için durağan denilebilecek kurgusu. Bu noktalardaki başarı sayesinde dram unsuru filme çok başarılı bir şekilde yedirilmiş ancak yine de senaryo ve kurgudaki tempo sıkıntısının filmin süresini gereğinden 20-30 dakika fazla uzattığını söylersek yanlış söylemiş olmayız.

Gelelim filmin en büyük artısı olan oyunculuklara; Hollywood’daki en karakteristik suratlardan birine sahip olan Toni Collette’in beden diline, mimiklerine olan hakimiyetini ve ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu önceki işlerini gömüş herkes söyleyebilir. Bu filmde aktris kariyer performansını vermesinin yanı sıra yılın en iyi kadın oyuncu performanslarından birine de tanıklık etmemizi sağlıyor. Filmin salt korku filmi olmamasındaki başarıda en büyük pay kendisinin. Yardımcı kadroda ailenin iki çocuğunu oynayan oyuncuların da fiziksel olarak müthiş bir casting örneği olduğunu söylemeliyiz. Peter rolündeki Alex Wolff yeteneğiyle ileride karşımıza daha çok çıkacağının sinyallerini verirken, Charlie rolünde Milly Shapiro ise nispeten az göründüğü filmde fiziksel farklılığıyla aklınızda kalmayı başarıyor. Baba Steve rolünde Gabriel Byrne ise biraz da senaryonun gazabına uğrayarak filmde figüran olmaktan öteye gidecek bir performans gösteremiyor.

Film yakaladığı ritmi finale doğru kaybetmeye başlamasına ve bilhassa finalinde biraz zayıf şekilde tahmin edilebilir bir noktaya bağlanmasına rağmen tarikat, ayin, pagan, cadı ve lanet gibi dini ve mitolojik unsurlu temalar içeren filmler arasında şimdiden kült olarak adlandırılabilir; 2018 yılının da korku-gerilim türündeki en iyi filmi denebilir.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here