Genç roman yazarı ve doktor adayı Alpcan Candan ile konuştuk. Biri roman (Hayatımın Öteki Adı) biri de şiir (Cesedini Arayan Ruhlar) olmak üzere iki kitabı bulunan Alpcan’ın bu sene içinde yeni bir kitabı daha çıkacak. Keyifli bir sohbet gerçekleştirdik, biraz hayatından konuştuk biraz da edebiyatından…

Merhaba. Nasılsın?

Merhaba Ceren. Yaz geldiği için biraz dertliyim. Minibüste bir kadına saldıran ruhu işlevsiz elini kolunu sallayarak gezdiği için dertliyim. Yazdığım kitap için dertliyim. Genel olarak dertliyim ama iyiyim.

Seni en çok etkileyen yazarlar kimler?

En başta Dostoyevski elbette. Hatta geçen gün Joseph Frank’in ”Çağının Bir Yazarı” adındaki Dostoyevski incelemesini okudum. Sevdiğim bir filmin kamera arkası görüntülerini izliyormuşum gibi yüzüm gülümsedi. Onun dışında bende iz bırakanları şöyle bir düşünüyorum da, tuhaf görünse de Bertrand de Born geliyor aklıma. Louis-Ferdinand Celine yazar olarak değil de, kişilik olarak çok dokunmuştur bana. Onun o her şeye meydan okuduğu hayatı beni çok etkilemiştir. Doktor olmaya karar vermemde de etkisi tartışılmazdır. Gogol ve Puşkin’i de saymam gerekir. Hikâye anlatımı bakımından Oğuz Atay haricinde Hasan Ali Toptaş çok etkilemiştir beni. Kıskançlık ne demek, ben onu okuduğum zaman hissettim mesela. Fransız varoluşçuları ilkgençlik yıllarımda okuduğumda beğeniyordum fakat sonradan eleştirel yaklaştığımı, yaklaşmam gerektiğini hissettim onlara karşı. Romantik bir yazar olan Stefan Zweig’ın kurgu ve üslubunu çok beğenirim. Böyle sabaha kadar sayabilirim yani.

Türk Edebiyatı hakkında ne düşünüyorsun?

Çok kapsamlı bir soru oldu bu. Türk Edebiyatı’nın hangi dönemi hakkında ne düşünüyorum, diyeyim. Türk Edebiyatı deyince masal ve destan geliyor aklıma. Çağdaş dedikleri günümüz dönemine bakıyorum da mesela, bizlerden yüzyıl önce yazanlar çok daha iyilerdi. O zamanlar edebiyat da diğer her şey gibi bir ahlak çerçevesi içinde olduğundan mıdır, bilmiyorum. Son on yıla bakıyorum da özellikle, yazarların kaygıları edebi estetik hariç her şeyi kapsıyor. Halbuki Saif Faik’in hikâyeleri, Tanpınar’ın romanları, Garip Akımı, İkinci Yeni, bir yazarın tek kaygısının kelimeler olduğunu ve olması gerektiğini vurmuştur yüzüme. Öyle bir coğrafyada yaşıyoruz ki; topraktan hikâye fışkırıyor adeta ama biz hâlâ kafamızdan geçen pembe hayalleri yazıyoruz, bazı yazarların da gerçekler diye önümüze sundukları, hakikati küstürecek cinsten ancak.

Peki edebiyata bu kadar ilgiliyken önce sinemaya, sonra da tıp okumaya karar vermişsin. Uzunca bir dönem de emlak danışmanlığı yapmışsın. Neden?

Namuslu bir cevap vermem gerekecek buna sanırım. İlk kitabım 19 yaşındayken yayımlandı. O zamanlar sinemaya karşı içimde engel olamadığım, olmak da istemediğim büyük bir merak yatıyordu. Sonradan fark ettim ki aslında meraklarıma bağlı olarak öğrenmek istediğim için o fakülteye girmem kimsenin umrunda değil, bir an önce mezun ol ve bir iş yap düşüncesinde herkes. Bunun da böyle olduğunu alabileceklerimi aldığıma emin olduğum zaman okulu bıraktığımda anladım. Sahiden sordum kendime bunu defalarca, her şey merak için yapılmaz mı diye. Yaşım ilerliyordu ve tek isteğim sinema içinde olmak, devamlı okumak ve yazmaktı. Belki suçluyumdur bu konuda, belki gerçekten başarısızımdır, belki yeterince tutkularımın peşinden koşmamışımdır. Kendime her açıdan yüklenmeyi tercih ederim. Birine ben yazarım dediğim anda, peki anlıyorum ama mesleğin ne sorusu kadar dünyada hiçbir şey yaralamamıştır beni. İlk başlarda çok öfkelendim, çok öfkeliydim, hâlâ da öyleyim. Ama sonra diyebildim ki kendime, belki de gerçekten başarısız oldun. Belki gerçekten yaptığın şeyleri iyi yapamadın ve bu insanlar da normal olarak bunu senin mesleğin olarak görmediler ya da görmek istemediler. O hâlde geriye elimde ne kalıyor? Meraklarım kalıyor. O meraklarla girdim işte Tıp Fakültesi’ne. Gerçekten tüm samimiyetimle söylüyorum bunu, bir insanın neden ciddiye alınmak istediğini hiçbir zaman anlamadım ama sanırım hissedebildim. Ama bunun için üzgün falan da değilim, yazmaya devam edeceğim. Yazmaktan kendimi kurtaramam. Emlak danışmanlığı da yaptım, çünkü editörlük yaparak, sırf çok okunduğu için basılacak hikâyelerin üstünde durmak istemedim, insanlarla yüz yüze konuşma fikri daha iyi geldi bana.

Felsefeyle aran nasıldır?

Bir ben var benden içeri, o benin içinde de başka bir ben var, o da her şeyden dışarı!

Yaşadığın olaylardan esinlenip mi yazıyorsun yoksa tamamen kafanda oluşturduğun hikayeleri mi birleştiriyorsun?

Tortu derler ya hani, tam olarak öyle bence. Zaman içinde çok şey yaşanıyor ve o zaman akıp gidiyor. Sonra o tortu bir yerde, aklına bir fikir geldiği zaman beklenmedik şekilde ortaya çıkıyor. Ben en çok o tortunun ortaya çıkmasını görmeyi seviyorum sanırım. Fakat bir o kadar da yazmaktan korkuyorum. Yazmak, benim korkularımın üstüne gitmem demek oluyor.

Nasıl başladı yeni kitap sürecin?

Ekim 2016’da. Kendimi bir hikâyeye başlamış buldum birden bire.

Yeni kitabın ne zaman bitiyor?

Hiç bilmiyorum. Hikâye bir girdap gibi, kendi içinde hızlandıkça karakterleri de sürüklüyor oradan oraya. Onlara yetişmeye çalışıyorum. Fakat okul için yurtdışına gitmeden önce bitirmek niyetindeyim. Bu yıl içinde yani.

Yakın bir tarihte imza günü var mı?

Hayır. Hayatımda bir kere öyle bir şey yaptım ve sonradan ortaya çıktı ki tüm kitaplara bambaşka tarihler atıp imzalamışım. Sanırım heyecanlanıyorum. Fakat imza günü gibi bir ortam haricinde isteyen herkesle yüz yüze, saatlerce konuşurum, konuşmak isterim.

Son olarak yazmak isteyen insanlara tavsiyelerin nelerdir?

Allah kolaylık versin!