2011 yılında çıktığında insanları kendine kilitleyen, Wannagate tarafından defalarca önerilmiş bir oyun olan To the Moon; bu yazıda hissettirdikleri ile, aklımızdan hiç çıkmaması ile aramızda olacak. Oyunumuzda insanların son arzularını yerine getiren bir şirketin iki çalışanını yönlendiriyoruz. Güzel bir deniz fenerinin yanında güzel bir evde son demlerini yaşayan John aya gitmek istiyor. Oyunu anlatmak istemiyorum aslında, başta söylediğim gibi bu yazı To the Moon oyununun anlattığı gibi yaşamanın anılardan ibaret olduğunu anlatacak. Yanınızdaki bir kitabın bile sizinle en küçük şeye şahitlik ettiğini ve yaşadığınızı aslında sadece küçük bir eşya ile hatırlamanız gerektiğini anlatacak.

Küçük bir tanışma yaşamak, kendinize ait bir oda yaratmak, bir kitaba bağlanmak, bir çiçek koklamak, oyuncak bile olsa yaşam boyu size eşlik edecek bir ornitorenk sahiplenmek, küçük bir bakış aslında yaşamak demek. Hayattan büyük şeyler beklemek hepimizin bir yanılgısı aslında. Birileri keşfedilmek için köşede bekler hep, birileri büyük paralar kazanmak ister ya da herkes tarafından bilinmek için çırpınır birileri. Asıl dünyadan beklenmesi gereken şey sadece hayatın size sevilmeye değer şeyler sunması. Sevgi bir insandan bağımsız olmalı, sevmek budur aynı River’ın deniz feneri gibi. Gökyüzüne bakarken derin bir nefes alıp milyonlarca parıldayan deniz feneri görmeniz yaşamın bir hediye olduğunu anlamız için o kadar yeterli ki… Farklı olduğunuzu, bir şeyler yapmanız gerektiğini geceler boyunca düşündünüz belki. Ya da John’un söylediği ”Ben sadece… Aynı tip insanların olduğu bir toplulukta aynı tip biri olmak istemiyorum.” cümlesinin türevleri senelerce geçti kafanızdan. Belki farklıyız ver herkes bir şey başarmak için var oldu belki de hepimiz sadece ölmek için geldik dünyaya. Eğer ikinci durum geçerliyse o sona ulaşmak için ne kadar süremiz kaldığını da tam olarak bilmiyoruz. Lakin bunun bir köşede saklanmak veya hep en fazlasını isteyerek mutsuz olmakla geçmemesi gerektiğini biliyoruz.

John en sevdiği ve erken kaybettiği ikiz kardeşinin hatırasını yani Animorf kitaplarını yanında saklayarak, bir yakın arkadaş edinerek ve başta sırf farklı olduğu için yanına yanaşıp sonrasında farklı olmak istemediğini fark ettiği hayat yoldaşı ile bir hayat kurmuş durumda. Mutlu. Hayatının içeriklerini anlatsam da önemli olan tek bir şey var, John mutlu. Nedeni de bu yolculukta hep yanında olan deniz feneri. Ne büyük bir isim olmak için ne de büyük paralar kazanmak için istiyor aya gitmeyi. Pofuduk bir tavşanın göbeğine gitmek istemesinin tek nedeni elbet ayın en sevdiği kişiyle onu buluşturacak olması. Bu aya basmak demek değil, farklı yerlerde aynı aya bakmak da onu mutlu edecektir bence, umarım etmiştir de.

En sevdiğiniz kitabı yanınıza alın ve içini bir karıştırın ya da aynı kendiniz gibi hayatta tutmaya çalıştığınız bir çiçeğiniz varsa ona küçük bir damla su verin. Benim şu an bu yazıyı yazarken yaptığım gibi uzun apartmanlardan gökyüzünü göremesiniz bile küçük balkonunuzdan derin bir nefes alın ve milyonlarca deniz fenerinin parıldayarak size selam verdiğini düşünün. Bu yaşamak demek, bu hayatınıza küçük bir anı eklediniz demek. Artık gökyüzüne her baktığınızda verdiğiniz kararları hatırlayıp harekete de geçersiniz ve eğer cidden farklıysanız içinizdeki cevheri ortaya çıkarmak için deniz fenerleri sizi hep itekler belki. Hislerim size karmaşık gelmiş olabilir ama aslında tüm bu yazıda anlatmak istediğim tek bir şey var. Hepimiz aynıyız çünkü hepimiz bir yaşama hapsolmuş durumdayız, hepimiz farklıyız çünkü gerçekten hepimizin içinde keşfedilmeyi bekleyen bir amaç var. John ve River gibi basit ve sevgiyle yaşar ve hayatınızdaki küçük anları güzel anılara çevirirseniz belki onu daha kolay bulabilirsiniz, kim bilir?

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here