20. yy başlarında ekonomik çöküntünün ve politik istikrarsızlığın hakim olduğu Avrupa’da hızlı yaşam biçimleri, modern kölelik gibi olgular, sanatın da hemen hemen tüm alanlarını etkileyecek olan ideolojilerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bunun bir sonucu olarak sanatçının ifade biçimi değişerek ortak bir üslubun çatısı altında ifade edilmesi zor bir hale gelmiştir. Birinci Dünya Savaşı öncesinde gerek Almanya gerek benzer Avrupa ülkelerinde hali hazırda içinde bulundukları kaotik durumun etkisi altındaki sanatçılarda görülen ‘bunalım’ halinin de bir sonucu olarak sanatçılar farklı biçemlere yönelmeye başlamışlardır. Dolayısıyla yeni terimler ortaya çıkmaya başlamış, sanatsal ifade biçimlerinin birleştirici güç niteliği taşıması yeni toplulukların oluşmasına neden olmuştur. 20. yy henüz başlarında Fransa’da Fovistler, Almanya’nın çeşitli şehirlerinde kurulan farklı gruplar, özellikle de Die Brücke, Der Blaue Reiter gibi  toplulukların temelde birleştiği nokta izlenimcilerin aksine dışarının izlenimi yerine, duyguların tüm yönüyle fışkırması, dışavurumuna yönelmeleri denilebilirdi.

Dışavurumculuk (Ekspresyonizm) terimi, ilk kez 1911 yılında yenilikçi sanat dergisi Der Sturm’un sahibi olan Herwarth Walden tarafından kullanıldı. 20. yy boyunca Yeni Dışavurumculuk, Soyut Dışavurumculuk gibi alt başlıklarında ekleneceği bu akım, genel itibariyle benzer özellikler taşısa da temelde ayırıcı noktalara sahipti. Çünkü özünde üslupsal benzemelerden ziyade sanatçının duygularının dışavurumunu esas alması, ekspresyonizm akımını birbirinden farklı ifade biçimlerinin birleştiği “genel bir eğilim” haline getirdi. Yani Maurice de Vlaminck’in de söylediği gibi dışavurumculuk akımı “ Herkesin kendi gözüyle yeni bir dünya yaratma” çabası olacaktı. Daha yoğun olarak Almanya’da ortaya çıkan akımın sanatçılarının genel tavrı anti-naturalist bir renk, çarpıcı ve abartılı bir perspektif anlayışı ışığında oluşturdukları formlardan oluşuyordu.

Çığlık, Edvard Munch, 1893
Çığlık, Edvard Munch, 1893

Örneğin oldukça popüler bir ikon olan Çığlık tablosunu ele alalım. Edvard Munch’ın eserinde ön planda yer alan figürün birçok duyguyu barındıran ifadesi, akımın belirgin teknik özelliklerini barındıran, özellikle de renk kullanımı, bozuk biçimler, uzatılmış formlar gibi detaylarla da kendini ele verir. Resmin odak noktasında ki çığlık atan figür korkunç bir durum olduğu izlenimi veriyor bizlere. Kafatasını andıran bu baş görüntüsü oyuk yanaklar, büyük gözlerle karikatürize edilmiş. Ekspresyonistler bir duyguyu ifade ederken onu ‘ideal’ formundan uzaklaştırarak çirkinleştiriyor, çünkü acı, korku, sefalet gibi duyguların dürüstçe yansıtılmasının gerçeklerle yüzleşmek olduğunu düşünüyorlardı. Temelde güzellik kavramından uzaklaşarak yansıttıkları ruh hallerini yani kişisel bir dışavurumun sonucu olarak, “içsel özgürlüğü ve sınırsız dışavurumu” esas alan ekspresyonistler için sağlam bir örnek olan bu tablo, birçok sanatçı için de esin kaynağı olmuştur.

Dışavurumculuk akımı aynı zamanda primitif kavramıyla da yan yana geliyor, birlikte kullanılıyordu. Buna sebep olan şey temelde, sanatçıların kendilerini burjuvadan soyutlayarak “Batılı olmayan kültürlere” duydukları ilgiye paralel bir eylemde bulunarak kırsal bölgede yaşamaları ve bu kültürlere ait sanatsal veriler toplayarak “saf ve dolaysız bir yaratım” peşinde olmalarıdır diyebiliriz.

Yeşil Şerit, Henri Matisse, 1905
Yeşil Şerit, Henri Matisse, 1905

1905 yılında düzenlenen avangard bir serginin ardından yine bir eleştirmenin yorumuyla vahşi yaratıklar anlamına gelen ‘Fovlar’ ismini alacak, ilk Dışavurumcu akımlardan biri olan Fovizm (Fransa, Paris), Henri Matisse, Maurice de Vlaminck, Andre Derain, Henri Manguin gibi isimleri barındırıyordu. Özellikle de renklerin anti-naturalist kullanımıyla ön plana çıkan fovistler, tuvalin düz yüzeyini vurgulayarak, kaba fırça darbeleriyle renkli yüzeyler betimlemişlerdir. Sonbahar Salonu ve Bağımsızlar Salonu’nda ortaya koydukları resimlerle oldukça popülerlik kazanmış ve akademik resim anlayışını yerle bir edecek bir tavırla, mevcut kuralları yok sayarak kendi özgün tavırlarını ortaya koymuşlardır. Matisse bu tavrı “doğanın çıplaklığına karışan çocuklar” diyerek nitelendirmiştir.

Mit Schilf Werfende Badende, Ernst Ludwig Kirchner, 1909
Mit Schilf Werfende Badende, Ernst Ludwig Kirchner, 1909

Yine Dışavurumcu kolektiflerden biri olan, köprü anlamına gelen Die Brücke, simgesel bir biçem olan anti-naturalist rek anlayışıyla, sınırlı bir perspektif dahilinde, genel olarak kısa fırça darbeleriyle resmetmişlerdir. Ayrıca ahşap baskı, gravür gibi teknikleri kullanmışlar, manifestolarını da bu tekniği kullanarak çoğaltma yoluna gitmişlerdir.

Der Blaue Reiter, Wassily Kandinsky, 1903
Der Blaue Reiter, Wassily Kandinsky, 1903

Bir başka dışavurumcu grup olan Mavi Suvari anlamına gelen Der Blaue Reiter, Wassily Kandinsky, Franz Marc, Gabriele Münter gibi sanatçılardan oluşmaktadır. Grup toplamda iki sergi oluşturdu, kendi eserleriyle birlikte Avrupa’nın birçok kentinden sanatçılara da yer verilmiş, sergiler oldukça etkili olmuştur. Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla grup etkinliğini yitirse de, sonraki yıllarda ekspresyonist sanatın egemenliği devam edecekti.

1933 yılında Hitler’in Almanya da iktidara gelmesinin ardından sanat alanında oldukça yıkıcı etkiler görülmeye başlandı. Avangard sanat’ın karşısında yer alan Hitler, birçok sanatçıyı “dejenere, yoz” ilan etmeye ve çeşitli yaptırımlar uygulamaya başladı. 1937 yılına gelindiğinde ise Büyük Alman Sanatı Sergisi ve Dejenere Sanat isimli iki büyük sergi karşı karşıya geldi. Dejenere Sanat isimli sergide bu yazıda ismi geçen, bu akımda yer alan birçok sanatçının eserleri yer almıştır. Hitler’in beklediğinin aksine Dejenere Sanat Sergisi çok büyük bir ilgiyle karşılaştı. Hitler ekspresyonizmin silinmesi adına girişimlerde bulunurken bu eylemini şu cümleleriyle de vurgulamıştır; “Bu çürümeyi durdurmak için elimizden geleni yapacağız!”

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here