Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
21

Oyuncu kadrosu sayesinde, Matthew McConaughey, Samuel L. Jackson, Sandra Bullock, Kevin Spacey gibi oyuncuları birlikte görme fırsatı bulduğumuz, John Grisham’ın 1989’da yazmış olduğu ilk romanından uyarlanan A Time to Kill, izleyicilerine başarılı bir suç/gerilim filmi sunuyor. Yönetmen koltuğunda Phone Booth, The Number 23, The Phantom of the Opera (2006), House of Cards gibi filmlerin yönetmenliğini de yapmış olan Joel Schumacher oturuyor. 1996 yılında vizyona giren film, dönem şartları düşünüldüğünde, son derece cesur ve izleyeni içten etkileyen etik mesajlar verdiği gibi, güzel olan senaryosunu kaliteli oyunculuklarla da destekleyerek izleyene pişman olmayacağı bir seyir zevki sunuyor.

O zaman, konumuza kısaca değinelim. Film, Güney Amerika’da (Mississippi/Canton) hala süren ırkçılık üzerine çekilmiş olan bir avukatlık filmi. Fabrika işçisi olan Carl Lee Hailey (Samuel L. Jakcson), 10 yaşındaki kızının iki beyaz adam tarafından tecavüze uğradığını öğrenir. Tecavüzcülerin “konfederasyon bayraklı” bir arabanın içinde bulunmaları da Kuzey-Güney çatışmasına bir gönderme olup kölelik konusunda hangi tarafta olduklarını filmin en başında gösterir. Gözü dönen Carl Lee, bu iki adamı öldürür. Avukat olarak Jake Brigance‘i (Matthew McConaughey) ister. Jake, genç, hırslı ve kız çocuk babası olan bir avukattır. Davayı aldıktan sonra hem görüşleri hem de hayatı değişecektir. 

Tecavüz olayından daha berbat olan kısım, kıza tecavüz ettikten sonra onu asıp öldürmeye çalışmaları ve ip kopunca da kızı köprüden aşağı atmış olmalarıdır. Bunları öğrenen bir babanın delirerek iki adamı da herkesin gözü önünde öldürmesiyle başlıyor hikaye. Öldürmeye karar verdikten sonra Jake’in yanına gidip yaptığı konuşma ise çok manidar ki Jake, filmin kalan kısımlarında yer yer bu konuşmaya değiniyor. Konuşmada Carl Lee, üstü kapalı bir şekilde adamları öldüreceğini Jake’e söylemesine rağmen, Jake bu konuda en ufak bir şey yapmıyor. Bunun en büyük sebebi, onun da küçük bir kızı olduğu için Carl Lee’yi anlayabilmesi. Bu kısma, ilerleyen paragraflarda tekrar gönderme yapacağım.

Carl Lee: Geçen yıl, siyah bir kıza tecavüz eden 4 beyazı hatırlıyor musun?

Jake: Evet.

Carl Lee: Salıverildiler değil mi?

Jake: Evet.

Carl Lee: Hiç kimse almazken kardeşimin davasını sen almıştın. Zor bir durumda olsam bana yardım ederdin değil mi?

Jake: Tabii ki, Carl Lee. Nasıl bir zor durumdan bahsediyoruz?

Carl Lee: Senin de bir kızın var Jake. Sen olsan ne yapardın?

Jake’in davayı kabul etmesiyle, savunma avukatı olarak bölge savcısı Robert Buckley (Kevin Spacey) çıkıyor karşımıza. Carl Lee’nin, ölüm cezasına çarptırılması için elinden geleni yapacak olan Robert’ın, her şeyi usulüne uygun yaptığını söylemek biraz zor. Davanın ilk ayağında Jake, yer değişimi talep ediyor çünkü bulundukları bölgeden seçilecek jürilerin hepsi beyaz seçilecek. Bu da doğal olarak Carl Lee’nin işini zorlaştıracak. Yargıç Noose ise bu süreçte bölge savcısının tarafında duracak gibi duruyor.

Tecavüzcülerden Billy Ray Cobb’un abisi Freddie, durumdan hiç memnun değil. Hatta bu konuyu, şu cümleyle özetliyor:

“On yıl önce olsaydı o zenci, ipin ucunda sallandırılıyor olurdu. Bu ülkeye ne oluyor?”

Bu süreç, Freddie’nin, Ku Klux Klan’a katılmasıyla farklı bir hal alıyor. Freddie’nin tek amacı, Jake’e zarar vermek oluyor. Bu doğrultuda Jake, karısını ve kızını şehirden gönderiyor çünkü K.K.K evlerini yakma girişiminde bulunuyor. Sekreterinin kocası öldürülüyor, Ellen kaçırılıyor ve hastanelik oluyor.

“Belki de kazanırsın ama bence hepimiz kaybettik.”

Filmin eksi puan aldığı tek nokta K.K.K kısımlarının havada kalmasıydı. Bunun en büyük örneği de “Mickey Mouse” dövmesinden tanıdığımız, aynı zamanda gizlice Jake’lere yardım eden adamın bir sonuca varmamasıydı. Karakterin, kitapta polis için bir muhbir olduğu bilinse de bu, filmde öylesine kullanılmış gibi durduğu için çok havada kalan bir kısım. Afro-amerikan karşıtlığı, K.K.K üzerinden değil de başka şekilde verilse ya da K.K.K daha incelikli işlense belki bu kadar göze batan bir bölüm olmazdı.

Karşımıza çıkan bir başka karakter, barodan kovulduğu için artık avukatlık yapamayan ama zamanında çok başarılı bir avukat olan Lucien Wilbanks (Donald Sutherland). Lucien, Jake’in öğretmeni gibi. Filmlerde yol gösteren bilge karakterler güzel işlendiği zaman insana izleme keyfi verir. Lucien ve Jake ikilisi de bu güzel örneklerdendi. Ama ben Lucien karakterinin biraz daha işin içinde olmasını isterdim. Buna rağmen Jake’le konuşmasında söylediği 2 cümle, alıntılanmayı hak ediyor:

“Bu davada, kazansan da kaybetsen de, adalet yerini bulur.”

“Senin işin, kendini senden ne kadar saklarsa saklasın adaleti bulmak.”

Ellen Roark (Sandra Bullock), babası avukat olan bir hukuk öğrencisi. Jake’e, davada yardım etmesiyle tanışırlar. Jake, en başta kabul etmese de daha sonra onu asistanı olarak onu yanına alır. Birlikte içki içtikleri bir sahnede Jake, kendine bir itirafta bulunur:

“Sanırım bunu yapmasını gerçekten istedim. Ölmelerini istedim. Aklamaya çalıştığım kişi sadece Carl Lee değil.”

Ellen’ın, dava sürecinde Jake’e yardımı dokunan en önemli karakter olmasının yanı sıra, birbirlerine karşı bir şeyler hissetmeye başlamaları da filmde minik bakışlarla verilmeye çalışılıyor. Ama asla bir ilişki içinde olmuyorlar. Bunda en büyük pay, Jake’in evli olması tabi. Ama Sandra Bullock’un ve Matthew McConaughey’in uyumu o kadar etkileyici ki iyi bir romantik komedi filminde görmek çok güzel olabilirdi.

Değinmek istediğim son nokta Carl Lee ve Jake. İkisi de kız çocuk babası. “Yaşayan anlar.” cümlesinden yola çıkarak seçilebilecek en mantıklı avukat belki de Jake. En başta sadece başarılı olmak için kazanmaya çalıştığı bir davaymış gibi dursa da, filmin ilerleyen zamanlarında davayla bir bağ kurduğu kesin. Kendini, “Ya bu olay benim kızımın başına gelseydi?” dediği anlarda buluyor çoğu zaman. İşte tam bu noktada film bize soruyor: Adalet nedir? Adalet var mıdır? İki adamın küçük bir kız çocuğuna tecavüz ederek doğurganlığını elinden alma hakkı var mıdır? Bir adamın, iki kişiyi öldürmeye hakkı var mıdır? Bir filmi bana göre iyi yapan nokta, bana soru sordurmasıdır. A Time to Kill, sizin vicdanınıza soruyor her şeyi. Hem de en etkileyici şekilde. “Kimsenin kimseyi öldürmeye hakkı yoktur ama minicik bir kızın bunları yaşamaya da hakkı yoktur.” ikileminde buluyorsunuz kendinizi.

Tam her şeyden vazgeçtiği anda, Carl Lee’ye, “Kabul et. Müebbet alma şansımız olsun.” diyor, Jake. Carl Lee’nin verdiği cevap bir tokat gibi acıtıyor insanın canını. Verdiği cevabı alıntılamadan önce bir noktaya değineceğim.

Nasıl ”auteur” dediğimiz yönetmenler varsa sinemada, bu terimi kullanabileceğimiz oyuncular da olmalı. Bunun en büyük örneklerinden birinin Samuel L. Jackson olduğunu düşünüyorum. Çünkü bir filmde o varsa, o filmin bir köşesinde mutlaka ırkçılık hakkında bir gönderme vardır ve mutlaka bu konu hakkında bir repliği de vardır:

Jake: Biz seninle aynı değiliz Carl Lee. Jürinin, sanıkla özdeşleşmesi gerekir. Sana baktıklarında bir oduncu, bana baktıklarında bir avukat görüyorlar. Ben şehirde yaşıyorum, sen varoşlarla.

Carl Lee: Sen beyazsın, ben siyah. Gördün mü Jake? Sen de tıpkı onlar gibi düşünüyorsun. İşte bu yüzden seni tuttum. Sen de onlardan birisin. Bizim restoranda yediğin, televizyonda siyahlar ve beyazlar hakkında konuştuğun için öyle olmadığını sanıyorsun ama gerçek şu ki sen de aynı onlar gibisin. Bana baktığında bir insan görmüyorsun. Siyah bir insan görüyorsun. Biz dost değiliz Jake. Bizim kızlarımız hiçbir zaman birlikte oynayamayacak. Amerika bir savaş alanı ve sen diğer taraftasın. Kürsüde ve jüride düşmanları olan bir siyah nasıl adil yargılanabilir ki? Hayatım beyazların elinde. Senin elinde Jake. Sen benim gizli silahımsın çünkü sen de o kötü adamlardan birisin. Olmak istemiyorsun ama öylesin çünkü böyle yetiştirildin. Zenci, siyah, afrika kökenli Amerikalı… Nasıl görürsen gör, beni farklı görüyorsun. Diğerlerinin gördüğü gibi görüyorsun beni. Sen de onlardansın. Şimdi, hukuk meselelerini bir kenara bırak Jake. Eğer jüride olsaydın, beni suçsuz görmeye ne ikna ederdi seni? Bunu düşün. Bu şekilde ikimizi de kurtarabilirsin. 

Filmin sonunda, Jake’in jüriye yaptığı konuşma her şeyin sonucunu belirliyor. Kapıların açıldığı sahne ise sinematografik olarak muazzam etkileyici olduğu gibi izleyende yaşattığı katarsis hissiyle filmin başarılı olduğunu bir kere daha kanıtlıyor.

İşlenen konunun evrensel olması ve günümüzde hala geçerliliğini koruması, gerçekçilik açısından senaryoya çok büyük bir katkı sağlamış diyebiliriz. Oyunculuklar ise laf söylenemeyecek kadar iyi. Bir yapımda, senaryo ve oyunculuklar iyiyse, yönetmen de elinden gelenin en iyisini yapmaya çalıştıysa film izleyeni tatmin eder. “Adalet nedir?” sorusunu kendinize her sahnede sormanızı sağlayan A Time to Kill, izlenildiği zaman pişman olunmayacak kadar başarılı bir film.

Jake’in, jürilere yaptığı efsane kapanış konuşmasını, izlemek isteyenler için buraya bırakıyorum. Ayrıca, Matthew M.’in oyunculuğunu bir kere daha ayakta alkışlıyorum.

“Now, imagine she’s white.”

 

Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
21

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here