Tarih tekerrürden ibarettir demişler. Zannedersem boş yere dememişler. Dünya dönerken galiba benzer duraklarda duruyor hep. Zira yaşanmışlar ve yaşanacaklar hep belirli bir paralellik içersinde. Yaşananlar sanki bir gölge gibi hep birbirini izliyor, adım adım takip ediyor. Bu ister günlük hayatta olsun isterse dünya tarihinde olsun değişmez bir gerçek. Bir diğer değişmez gerçekse bu dünya da her zaman birinin buyruğu altında yaşayacak olmamız. İnsanlar değişiyor, yönetimler değişiyor ama insanlık hiçbir zaman tam anlamıyla özgür olamıyor. Hem tam anlamıyla özgürlük nedir ki? Mümkün müdür böyle bir şey, daha doğrusu var mıdır? Belki de ancak belirli sınırlar içinde, belirli bir miktarda özgürüzdür ve özgürlük budur. Zira dünya tarihine bakıldığında insanların her zaman birine tabii olduğu göze çarpmıştır. Dünyayı hep belli adamlar yürütmüştür ve biz sadece onları izlemişizdir. Bu içeriğimde de bu düşüncelerden yola çıkarak fantastik bir film olan Açlık Oyunları’nı, onun özgürlük anlayışını, dünya görüşünü ve diktatörlük felsefesini irdelemeye karar verdim.

Tarihin tekrarlandığını söylemiştim. Bu film de aslında geçmişteki bir olayın günümüze vurmuş halinden başka bir şey değil. Malum 75 yıl önce meydana gelen bir isyan girişiminin, filmin geçtiği tarihte yeniden alevlenişini konu ediniyor bu film. Benzer olaylar ve benzer karakterler ile aslında bizlere zamanın ve kişilerin değişmesine rağmen nihai sonucun aynı olacağını vurguluyor.

Açlık Oyunları serisinde insanlar Başkent’in ve Başkan Snow’un buyruğu altında yaşıyorlar. Snow sistemi o kadar iyi kurmuş ki uzun zamandır bir makine gibi sorunsuz işliyor. Sistemin temeli ise korkuya dayanıyor. Malum filmde de dile getirildiği gibi korku en güçlü ve unutulması en zor duygulardan birisidir. Snow’da bunu bildiği için insanları bir korku imparatorluğu ile yönetiyor. Buradaki korku ikiye ayrılıyor. Biri tarafta mıntıkalardaki insanların duyduğu korku var. Bu insanlar aç kalmaktan, esir alınmaktan yahut öldürülmekten korkuyorlar. Yani yaşamlarından korkuyorlar. Diğer tarafta ise Başkent’te yaşayanlarınki var. Bu insanlar ise yaşadıkları düzenin, refahlarının bozulmasından korkuyorlar, o kadar alışmışlar ki düzenlerine en ufak bir değişimden korkar olmuşlar. Dolayısıyla ülkenin iki zıt kutbunun da yegane ortak noktası duydukları korku. Zaten sistemin bunca yıldır işlemesinin sebebi de insanların iliklerine yer etmiş olan bu korkudan başka bir şey değil.

İşler ise bir genç kızın korkularından arınması ile değişmeye başlıyor. Mıntıkalardaki insanlar bakıyorlar ki cesur biri var ve o başarabiliyor, biz neden başaramıyoruz diyorlar. Alaycı kuşunda başarısının sebebi işte gösterdiği bu cesareti. Aslında bunu yapan Katniss değil de başka birisi olsaydı da sonuçta bir değişim olmayacaktı. Malum burada önemli olan bir kişi değil, gösterilen eylem. Bir kutbun Katniss’i desteklemesinin sebebi nasıl gösterdiği bu cesaret ise diğer kutbunda ondan kurtulmak istemesinin sebebi de bu cesaretin onların düzenine bir risk teşkil etmesi, malum dediğimiz gibi onların da en büyük korkusu kendileri için tıkırında işleyen bu sistemin değişmesi. Yani anlayacağınız tüm seri aslında korkular ve cesaret üzerinde dönüyor.

Mıntıkalardaki insanlar için hayat oldukça güç. Çünkü kendileri için çalışmıyorlar, kendileri için yaşamıyorlar. Sistem için yaşıyorlar. Tıpkı satranç tahtasındaki piyonların kralı korumak için kendilerini feda etmeleri gibi, buradaki insanlarda Başkent ve oradaki insanlar rahat edebilsin, eğlenebilsin diye çalışıyorlar. Bireysellikten uzaklar, bir parçası bile olamayacakları bir toplum için varlıklarını sürdürüyorlar. Zaten filmdeki özgürlük kavramı da aslında tam olarak burada devreye giriyor. Zira insanlar kendileri için yaşamadıklarından ötürü özgür hissetmiyorlar. Gece gündüz çalışıyorlar, çabalıyorlar ama ne için? Ancak televizyonda görebildikleri bir toplum için. Ve bir gün artık daha fazla böyle yaşayamayacaklarına karar veriyorlar. Bir gün fark ediyorlar ki yaşamlarını kendilerini için yaşamamışlar. Filmde bunu Katniss şu diyalogdaki repliği ile çok güzel dile getiriyor:

“+Kölelerini onun için öldürmekten usandım artık.

-Ben onun kölesi değilim.

+Ben öyleyim. Bu yüzden Cato’yu öldürdüm. O da Tresh’i öldürdü. Tresh’de Clove’u öldürdü. Bu döngü böyle sürüp gidiyor. Kim kazanıyor peki? Her seferinde Snow. Onun oyununun bir parçası olmaktan sıkıldım artık.” 

Aslında mıntıkalardaki her bir insan bir köleden farksız bir hayat sürüyor. İstedikleri özgürlükse çok geniş değil. İstedikleri özgürlük sadece kendileri için de yaşamak. İstedikleri özgürlük aslında en temel özgürlük olan yaşama hakkından farklı bir şey değil!

Tabi ki bu özgürlük arayışı bir isyanla olduğu için Başkent’te yaşayanlar bu duruma tepki gösteriyorlar. Malum oradakilerin hiçbiri mıntıkalardaki hayatın ne kadar zor olduğunu bilmiyor. Gerçi bilseler bile hiç zorluk çekmedikleri için empati yapabilme yetenekleri de yok. Dolayısıyla onlar için bu isyan tamamen mantıksız. Onlar için bu isyan, onların ellerindeki imkanları yok edecek ve özgürlüklerini kısıtlayacak bir darbe girişiminden başka bir şey değil!

Yani burada bir madalyonun iki yüzü devreye giriyor anlayacağınız.

“Bir adamın çöpü diğer adamın hazinesidir” sözünü duymuşsunuzdur. Bu filme de tam olarak bu görüş hakim. Demiştim ya bir tarafta refah içinde yaşayanlar diğer tarafta ise hayatta kalmak için çabalayanlar var diye. İşte bu Başkent’te refah içinde yaşayan insanların imkanları sonsuz. Hatta öyle ki her yemeğin tadına bakabilmek için kendilerini kusturmaya yarayan bir içecekleri bile var. Öteki tarafta, mıntıkalarda, ise ekmek bulunca sevinen insanlar, günlerce aç kalanlar var. Başkent’teki insanların yemeyi, giymeyi, dokunmayı ve hatta görmeyi bile istemediği ne varsa, bunların hepsi mıntıkalardaki insanlar için hayal edebileceklerinin bile üzerinde şeyler. Yani anlayacağınız bir ülkede iki farklı toplum yaşıyor.

Açlık Oyunları derken aslında bir nevi bu mesajı da vermişler bence. Zira “açlık”tan kasıt aslında yaşama açlığı, özgürlük açlığı, daha fazlası için açlık gibi metaforların yanı sıra bildiğimiz açlık anlamında da kullanılmış.

Dünya’da her zaman daha fazla güç isteyen insanlar olmuştur. Hayatının amacı güçlenmek, otoritesini sağlamlaştırmak ve onu elinden bırakmamak olan insanlar her daim, her toplumda var olmuştur. Açlık Oyunları’nda da durum pek farklı değil.

Burada karşımıza ilk çıkan isimlerden birisi Başkan Snow. Muhteşem bir diktatör örneği kendisi. Toplumu oturduğu yerden, tek başına yönetiyor. Kendisine ve düzenine en ufak bir risk teşkil edenleri ya da etme ihtimali olanları ya hapsediyor ya da öldürüyor, yani bir şekilde ortadan kaldırıyor. İnsanlara, o ve Başkent olmazsa güvende olmayacakları düşüncesini aşılayarak ve düzenli olarak hatırlatarak, toplumun ona muhtaç olduğuna insanları inandırıyor. Buna inandıkları içinde insanlar seslerini çıkaramıyorlar. Böylece toplum üzerinde mutlak bir otorite olmayı başarıyor. Yani anlayacağınız bu korku imparatorluğunun kralı o!

Başkan Snow’un bu diktatörlüğünü yıkmak ve ülkeye “demokrasiyi getirmek” amacıyla isyanın liderliğini yapan Coin karakteri ise başlı başına apayrı bir diktatör.  Zira kendisi Snow’u devirmek ve başa gelmek için Başkent’in çocuklarını bile katleden birisi. Coin, “ülkeyi Snow’dan arındırdıktan sonra özgür ve demokratik bir seçimle yeni bir başkan seçeceğiz” vaatlerinin ardından gerçekten Snow alaşağı edilince kendi kendini otomatikman geçici başkan atıyor ve “ülke sakinleşene kadar” bir seçim yapmayacağını söylüyor. Ayrıca hiçbir şekilde elindeki gücü paylaşmak istemiyor, hatta Katniss’i kendine rakip olarak gördüğü için onu ölüme bile yolluyor. İşte burada insanoğlunun o doyumsuz egosunu ve daha fazla güç için yanıp tutuşan o arzusunu, arayışını görebiliyoruz. Coin’de gücü ele geçirince onu bırakmamak için elinden geleni yapacaklardan. Yani aslında Coin’inde eski Başkan Snow’dan hiçbir farkı yok.

Burada güç arzusu tartışılması gereken son karakter ise Katniss bana göre. Zira aslında onunda diğerlerinden aşağı kalır bir yanı yok. Katniss’de ipleri kendi eline alıp, çoğunluğun istediği yönde değil, kendi arzularına göre hareket eden bir karakter. Örneğin ilk başta başkan Snow’u öldürmeye karar verişi bunun güzel bir örneği veyahut Coin’i öldürüşü. Evet bu iki insanda toplumda diktatörlüğü devam ettirecek insanlardı lakin Katniss’in kimseye danışmadan bunu sadece kendi isteği ile, kendi intikam duygusu ile yapması ve toplumun düşüncelerini hiçe sayması da Katniss’i onlar ile benzer bir seviyeye koymama neden oluyor.

Yani bu karakterlerin ortak noktası toplum için çabalamaktan ziyade kendileri için çabalamaları. Zaten bu filmde ben kimsenin kendisinden başka birisi için, bir kitle için, çabaladığını zannetmiyorum. Dolayısıyla filmin sonunda herkes her ne kadar huzurlu da olsa, tarihin yine tekerrür edeceğine inanıyorum. Tıpkı bu yazının başı ve sonu gibi. Malum iki kutup arasında yaratılan toplumsal ve düşüncesel farklılık daimi kalacaktır…

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here