Delicatessen, savaş sonrası Fransa’sında insanların açlıkla mücadelesi sırasında yaşanan olayları gerçekçi bir noktadan yakalayıp distopik bir havada anlatmaktadır. Marc Caro ve Jean-Pierre Jeunet‘nin yönetmen koltuğunda oturduğu film, Cesar Ödülleri’nden en iyi film, kurgu, senaryo ve yapım tasarım dallarında ödüllerinde sahibi olmuştur. Adını kült filmler kategorisine başarıyla yazdıran Delicatessen, barındırdığı görsel keyif ve kara mizah unsurları ile oldukça dikkat çeken bir post apokaliptik yapım.

İnsanların temel ihtiyaçlarını karşılama sorunlarının had safhada olduğu bir dönemde, açlık toplumsal düzeni yönetir bir duruma gelmiştir. Ülkenin genelinde yiyecek bulmak zor olduğundan, halk vahşi çözümler üreterek insan eti yemeye başlamıştır. Issız bir kasabada pansiyon işleten ve bir kasabın sahibi olan Clapet de insan eti bulabilmek için farklı bir yöntem seçmiştir. Clapet, pansiyonun ayak işlerine bakması için eleman aradığı bir ilanı gazeteye vermiş, pansiyona yeni kurbanları kendi ayağıyla getirmenin yolunu bulmuştur. Bir zamanlar sirkte çalışmış, şu an ise hayatını asgari ihtiyaçlarını karşılayarak geçirmeye çalışan Louison, bunun üzerine Clapet’in son kurbanı olmaya aday olarak işe başlamıştır.

İnsanların yamyamlık yapması durumu mecburiyetle birlikte geldiğinden toplum bunu reddedememiş, uyum sağlama yoluna gitmiştir. Clapet ise bu vahşi düzeni ve insanların çaresizliğini bir avantaja çevirmeyi tercih etmiş. Acımasız tavırlarını çekinmeden sergileyen kasap, özellikle yabancı veya güçsüz insanları seçerek bir nevi çevrenin rızasını da edinir durumdadır. Aynı zamanda genç bir kız babası olan Clapet’in duygusal diyebileceğimiz tek yanını ise yine kızı Julie‘ye davranışlarından görmekteyiz. Babasının aksine daha naif, vicdanlı bir karakter olan Julie, ilk olarak kaderine boyun eğmiş biri olarak izleyenlele buluşur. Ancak babasının son kurbanı olacak Louison’a aşık olmuş ve babasına karşı her türlü mücadeleye girmeyi göze almış bir insana dönüşmüştür.

Eski bir palyaço olan Louison ise tüm bu acımasızlıklardan habersiz, kendi derdinde bir adamdır. Dışarıdaki dünyanın hali karşısında dehşete düşen genç adam, geldiği pansiyonda yaşananlardan uzun süre habersiz kalır. Genel olarak dünyaya umutlu ve mutlu bakan Louison, toplumun geldiği noktayı idrak etmiş ve yaşananlara bir mana getirebilecek seviyede biridir. Aynı zamanda kendini kişisel olarak geliştirmiş, elini attığı her işin altından kalkan belki de tek karakterdir. Film boyu hareketlerinden, alçakgönüllü, bilgece ancak çekimser hallerinden bunu görmek mümkündür.

Filmde ana karakterler dışında, her biri bambaşka dünyalarda yaşayan tüm pansiyon sakinlerini tek görüyoruz. Her odanın içine girdiğimizde insanların kendi üslubu ile bu yoksullukla nasıl mücadele ettiklerine şahit oluyoruz. Hayattan vazgeçmiş ama ölmeye hazır olamayanlar, ailesini bu bataklık içinde ayakta tutmaya çalışanlar, odasında kendi yiyeceklerini yetiştirenler…  Kapalı kapılar ardında bambaşka renklerde yaşayan bu insanları birleştiren bu pansiyon ise tüm karakterlerin bir bütün olmasını sağlıyor. Filmin absürd tarafı ile karşımıza çıkan bu uyum, Fransız ezgileri ile süsleniyor ve adeta orada yaşayanları tek bir yola çıkarıyor.

Delicatessen’nin sahnelerine baktığımızda Jean-Pierre Jeunet’nin kendine özgü tavrını tanımamak elde olmuyor. Sanki ilk uzun metraj filminde kendi çizgisini net bir şekilde belirlemiş. Yönetmenler filme, kullanılan çekim tekniği, pastel renklerin ağırlığı ve umutsuz bir dünyaya tatlı bir absürt yaklaşım ile imzalarını atmış durumda. Film, 1991 yılında izleyicisi ile buluştuğundan nostaljik havası her noktasıyla izleyiciye geçerken zamanda ileriyi görme arzusunu da hissettirme çabasında. Akıcı bir kurgu gördüğümüz filmde, oyuncuların müzikal havasındaki abartılı yaklaşımları filmi izlemeyi daha keyifli kılıyor. Ayrıca kast seçiminde oldukça detaylı bir yaklaşım söz konusu; sıradan olmanın dışında masalsı yüz hatlarına sahip karakterlere gerçekle bağlantısını koparmayan saç, makyaj ve kostümler ile izleyici için daha dikkat çekici bir film seçeneği oluşturulmuş. Bunun yanında izlenen her sahnenin duygusunun ve alt yapısının sağlanmasında açılar, renkler ve ifadeler çokça kullanılarak, salt repliklerin manalı olduğu bir yaklaşımdan uzak durulmuş.

Gerçek sorunlara farklı pencerelerden çözüm getirmeyi de başaran film, göze, kulağa ve ruha aynı anda hitap etmeyi başarıyor. Filmde günümüz toplumunun daha vahşi bir şekilde yaşamaya mahkum olduğu bir durumda insani değerlere göre farklı şekillenişi görüyoruz. Filmin asıl sorusu ise şu: Bize dayatılan yaşamı seçeneksizlik kisvesi altında kabul etmek mi, yoksa yeni seçenekler yaratmak mı gerekiyor? Bambaşka distopik dünyaları ziyaret etmek isteyenler için oldukça farklı bir film deneyimi sunan Delicatessen, aynı zamanda etkili bir kara mizah örneği.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here