Inside Job, Charles Ferguson‘un 2010 yılında yönettiği ve anlatıcılığını Matt Damon‘ın üstlendiği, 2008 finansal krizini konu alan bir belgesel film. 2011’de En İyi Belgesel Film Oscar’ını alan Inside Job, bunun yanında birçok önemli festival ödülünü de kucaklamıştı.

Ferguson, filmde Ronald Wilson Reagan, Bill Clinton ve George W.Bush dönemlerinde, “2008 Mortgage Krizi” olarak da bilinen küresel krize neden olan olayları ve buradan Barack Obama dönemine uzanan krizin etkilerini, bu dönemlerde görevde bulunan dünyanın her yerindeki kıdemli yöneticiler, ekonomistler, iktisat profesörleri ve ekonomi yazarları gibi bir çok önemli insanla gerçekleştirdiği röportajlar ile toplam beş başlık altında seyirciyi sıkmadan mükemmel bir şekilde anlatıyor.

“2008 yılında çıkan global ekonomik kriz on milyonlarca insanın tasarruflarını, işlerini ve evlerini kaybetmesine neden oldu. Bu şöyle gerçekleşti…”

BURAYA NASIL GELDİK?

Charles Ferguson, İzlanda’nın eşsiz manzaraları eşliğinde başlayan belgeseline, maalesef 2000’lerin sonunda ülkenin içinde bulunduğu bir o kadar korkunç ekonomik süreçten bahsederek giriş yapıyor. Bu duruma nasıl gelindiğini kavrayabilmemiz için de, “Büyük Buhran” döneminden günümüze kadar finansal sistemlerde meydana gelen gelişmeleri teker teker aktarıyor.

Biliyoruz ki, Büyük Buhran yani 1929 krizinden sonra Keynesyen görüşün de etkisiyle finansal piyasalarda devlet müdahalesine gidildi ve buhrandan sonraki 40 yıllık süreçte, piyasalar denetim altında tutularak ekonomi toparlanma sürecine girdi. 1980’lere gelindiğinde ise piyasada serbestleşme hareketleri baş gösterdi, finansal sektör patladı ve yatırım bankaları artık halka açık hale geldi. İşte bu dönemde, Wall Street önderliğindeki finansal güçler yatırımcılardan çok büyük paralar toplayıp önünü alamadıkları bir saadet zincirinin ilk halkasını oluşturmaya başladılar.

Ferguson, belgeselinin ilk kısmında Reagon Hükümeti’nin benimsediği deregülasyon politikalarıyla finansal sektörün nasıl adım adım siyasal sistemi ele geçirdiğini anlatıyor. Finansal deregülasyon, en kısa tanımıyla devletin piyasalara müdahale etmemesi demektir. 90’ların başında kabul gören bu politikanın, daha sonra yaratılan türev araçlarla (Futures, Forward, Opsiyon, Swap…) birlikte piyasayı daha güvenli hale getirdiği söylemine karşın, piyasalarda büyük istikrarsızlıklar yarattığı görüldü. Sonrasında gelen Clinton Hükümeti, türev piyasaların denetlenmesine yönelik gelen önerileri reddetti ve Aralık 2000’e gelindiğinde finans sektörü lobicileriyle hazırlanan “Vadeli Emtia Modernizasyon Yasası”, türevlerin denetlenmesini tamamen yasakladı. Belgeselde, Kaliforniya Üniversitesi Hukuk ve Maliye Profesörü Frank Partnoy, bu durumun etkisiyle türev kullanımı ve mali yeniliklerin büyük bir patlama yaşayarak asıl süreci başlattıklarına dikkat çekiyor.

Finans sektörünün hiç olmadığı kadar karlı ve güçlü olduğu W. Bush döneminde ise Furgeon, sektöre egemen olan beş yatırım bankası (Goldman Sachs, Morgan Stanley, Lehman Brothers, Merrill Lynch, Bear Stearns), iki finans holdingi (Citigroup, JP Morgan), üç menkul kıymetler sigorta şirketi (AIG, MBIA, AMBAC) ve üç derecelendirme kuruluşunun (Moody’s, Standart & Poor’s, Fitch) yukarıda gösterilen menkul kıymetleştirme besin zinciri ile birbirine bağlı olduğunu söylüyor. Eski borç sisteminde mortgage ödemeleri direkt borçlanılan bankaya yapıldığından ödemeler uzun sürüyor ve bundan dolayı az sayıda kredi veriliyordu. Yeni sistemde ise alacaklılar mortgage’larını bahsedilen yatırım bankalarına sattılar, bu bankalar da mortgage ile diğer tüm kredileri birleştirdiler ve CDO denilen karmaşık türevler yarattılar. Sonrasında ise ellerindeki CDO’ları diğer yatırımcılara satarak, paranın dünyanın her yerindeki yatırımcılara gitmesini sağladılar. CDO’ların güvenirliliğini denetlemek için tutulan derecelendirme kuruluşları da çoğunu üç A (AAA) olarak değerlendirdi -bu en üst yatırım seviyesidir- ve CDO’lar emeklilik fonu için cazip kılındı. Kredi isteyen herkese risk oranları yüksek subprime krediler verildi ve bu şekilde yıkıcı kredilendirmenin önü açıldı.

Henry Paulson, Ben Bernanke ve Timothy Geithner

BALON (2001-2007)

Furgeon, belgeselin bu kısmında mortgage ile tavan boyutlara ulaşan konut sektörü ve krediler ile dünyanın en büyük sigorta şirketlerinden AIG’in kredi temerrüt swaplerin satışını yaparak sistemin tamamen saatli bir bombaya dönüşmesine değiniyor. 2004 yılında Goldman Sachs’ın CEO’su Henry Paulson’un, kaldıraçların (bankaların topladıkları mevduat ile özkaynakları arasındaki oran) üzerine koyulan sınırlamanın kaldırılması yönündeki lobisi ile SEC’in bu durumu kabul etmesi, sonuçları tüm dünyayı etkileyecek bir kumarı tetiklemekten farksızdı. 2007 yılına gelindiğinde %194 oranda artan ev fiyatlarına rağmen Paulson ve diğer yatırım bankaları, verdikleri subprime krediler ve topladıkları mevduatlar ile finansal balon oluşurken bile zenginleşmekteydiler. Merkez Bankası ise bu durumu denetlemeyi kesinlikle reddediyordu. Durumun farkında olan IMF başkanı Raghuram Rajan, sisteme yeni kurallar getirmek istese de bu talebi Larry Summers tarafından reddedildi.

Diğer yandan Moody’s, S&P ve Fitch gibi derecelendirme kuruluşları riskli menkul kıymetlere yüksek dereceler vererek milyonlar kazandılar. Önceden birkaç tane olan AAA enstrümanların sayısı, bu dönemde binlerce oldu. Oluşan balonun patlaması kaçınılmazdı ve herkes bunu görmezden geliyordu.

Belgeselin bu kısmındaki en güzel detaylardan biri Furgeon’un, müşterileri kaybederken kendileri zenginleşen Wall Street takımı yatırım bankalarının en üst düzey kademelerine bile ulaşan kültürel, ahlaki yozlaşmanın altını çizmesi. Şirket giderlerinde bilgisayar tamiri, simsarlık, pazar araştırması adı altında gösterilen maliyetlerin, birkaç blok ötedeki bir merkezde fuhuş, uyuşturucu ve türlü yolsuzluk amaçlı kullanımları, anlaşma yapılan kişiler ağzından birebir anlatılıyor. Buna karşın saadet zinciri içinde yer almış çoğu üst mevkili insan, Furgeon ile görüşmeyi reddedip röportaj vermiyor.

Frederic Mishkin

KRİZ

2005 yılından itibaren IMF’in önlem çağrısına, birçok ekonomist ve hedge fonu yöneticisinin makale ve sunumlarına, FBI’ın şişirilmiş sahte hisse senetleri, mortgage kredilerine karşı verdiği uyarılara rağmen hükümet gelecek olan krize karşı hiçbir önlem almadı. 2006 yılında Merkez Bankası başkanı ve kurul, ev fiyatlarının düşmesi gibi bir durumun söz konusu dahi olmadığına yönelik konuşmalar yaptılar ancak bu sırada kredi alanlar ortalamada evin fiyatının, %99.3’ünü kredi olarak alıyordu. Yani ekonomide durgunluk, bu söylemlerin çıkmasından yaklaşık 4 ay önce baş göstermiş ve zamanla borç verenler borçlarını alamadıkları için CDO’lar çöküşe girmişti.

Krizin tüm dünyayı sardığı açık bir gerçekti ancak bu işin boyutları hala tam olarak görülemiyordu. Lehman Brothers’la başlayan iflas haberleri, yatırım bankaları tarafından bir bir açıklanmaya başlandı. Finansal piyasalar artık birbirlerine o kadar eklemlenmiş bir haldeydi ki bu durumun diğerlerine sıçramaması imkansızdı. Çin’de işsizlik on milyona ulaştı. Singapur’da, %20’lerdeki büyüme oranı -%9’a kadar düştü ve ihracat %30 azaldı.

Bu süreçteki en garip olay ise, bankaların zararlarını açıklamalarına rağmen kredi notlarında bir düşme olmuyor, çoğunun kredi derecesi AA -güvenli bir yatırım- olarak gözüküyordu. Aslında, Merkez Bankası hala bu durumun geçici olduğunu düşünüyor ve bu sistemde devam etmekte ısrar ediyordu. Konuyla ilgili sorularını belgeselde, sektörde önemli kuruluşlara finansal danışmanlık yapmış -saadet zincirinden de yeterli payı almış olan- ve ABD Merkez Bankası üyesi, ekonomist Frederic Mishkin‘e ileten Furgeon’un, ne yazık ki Mishkin’den kaçamak ve tutarsız yanıtlar aldığını görüyoruz. Genelde konuyla ilgili fikrinin olmadığını söyleyen Mishkin’in, röportaj boyunca süren rahatsız tavrı da, bu olayın büyüklüğü altında ezildiğini belli eder nitelikte.

SORUMLULUK

Belgesel, seyirciye burada artık yavaş yavaş krizin etkilerini anlatmaya başlıyor. Krizi yaratan Lehman Brothers ve diğer yatırım bankaları, bu durumdan adeta ödül alarak çıkarken (başlarındaki 5 yönetici de 2000-2007 arası bir milyar dolardan fazla kazanmıştır ve kriz sonrası para ceplerinde kalmıştır), en büyük zararı elbette yoksul kesimin ödediğini görüyoruz.

Furgeon, bu noktada akıllı bir şekilde ekonomi biliminin yozlaştığına da dikkat çekiyor. 1980’den beri en önemli üniversitelerin ekonomi hocaları, aynı zamanda deregülasyonun da en büyük savunucularıydılar. Ancak, hiçbiri krize ilişkin uyarılarda bulunmadılar. Üstelik çoğu, İzlanda Ticaret Odası’ndan aldıkları paralar karşılığında ülke ekonomisini öven makaleler yayınlayıp ülkenin serbest piyasa ekonomisine uygun olduğunu ve yüksek krediler verilebileceğini yazdı. İzlanda’da ise kriz sonrasında 100 milyar dolar banka kaybı, 9 kat artan hisse senedi fiyatları ve 3 kat artan işsizlik vardı.

Barack Obama & Timothy Geithner

ŞU AN NE DURUMDAYIZ?

Belgeselimizin son kısmını, 2008 sonrası Barack Obama dönemi, finansal reform süreci ve kriz sonrası ABD oluşturuyor ve ne yazık ki Furgeon, önümüze hiç hoşnut kalmayacağımız veriler koyuyor.

Krizin sorumlusu olarak Wall Street’i göstererek finansal sektörlerde reformlara gidilmesini söyleyen Obama, herhangi bir reforma gitmediği gibi en kıdemli ekonomik danışmanlarını da yine kriz yapısını oluşturan kişilere veriyor. Hükümetini, dünyayı krize sokup bu işten tereyağından kıl çekercesine sıyrılan insanlardan yeniden kuruyor. Haliyle de denetlemeler yine reddediliyor. Alınan vergilerin kaymağını en tepedeki %1’lik kesim yiyor ve tek bir mali yönetici yargılanmadan, tutuklanmadan aldıkları milyar dolar tazminatlarla daha da zengin bir halde hayatlarına devam ediyor. Bu insanların açgözlülüklerinin, para hırslarının ve ahlaksızlıklarının tüm bedeli ise geride kalan topluma, özellikle de üçüncü dünya ülkelerine yükleniyor.

1980’lerden bu yana ABD’deki her şeyin daha eşitsiz bir hale geldiğini söyleyen Furgeon, birçoğu belgeselinde konuşmayı reddetse de bu işin içindeki tüm güç erklerine, filminin sonunda en az belgeseli kadar cesur, aydın ve doğrucu bir mesaj bırakıyor.

“Onlarca yıl boyunca Amerikan mali sistemi istikrarlı ve güvenliydi. Ama sonra bir şeyler değişti. Finans sektörü topluma sırtını döndü, siyasal sistemi yozlaştırdı ve dünya ekonomisinde krize yol açtı. Büyük bir bedel ödeyerek felaketten döndük ve hala toparlanmaktayız. Ama krize neden olan kişiler ve kurumlar hala iktidarda ve bunun değişmesi gerekiyor. Bize onlara ihtiyacımız olduğunu ve yaptıklarının anlayamayacağımız kadar karmaşık olduğunu anlatacaklar. Bir daha olmayacak diyecekler. Reformları engellemek için milyarlar harcayacaklar. Kolay olmayacak. Ama bazı şeyler uğrunda savaşmaya değer.”

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here