2013 yılında En iyi Kısa Film alanında Oscar almış olan Curfew, 20 dakika gibi kısa bir süreye ölüm, yaşam ve kardeşlik gibi birçok yoğun konuyu sığdırmış. İzleyiciye kişinin bunalımını, hayatla mücadelesini ve sevginin en gerekli insan besini olduğunu anlatırken biraz da tebessüm ettirmiş. Yönetmen ve senarist Shawn Christensen, filmin her bir dakikasında “asla vazgeçme” diye haykırmış.

Film, Richie adındaki bir bağımlının intihar etme girişimiyle başlıyor. Richie tam hayatından vazgeçecekken bir arama geliyor. Telefonun çalış anı bir saniyelik tereddüdüne sebep oluyor ve onu hayata döndürüyor. Arayan kişi ise kavgalı olduğu kardeşi Maggie. Maggie’nin çaresizce yaptığı aramadan erkek kardeşini küçük kızına bakmaya ikna etmek için çabaladığı görülüyor ve kafalardaki ilk soru oluşmaya başlıyor: Richie’nin intihar etme teşebbüsünün altındaki neden ne olabilir?

Ansızın gelen bu belirsiz aramayla Richie’yi hayata döndürecek, eğlenceli ve etkileyici performansıyla Sophia ile tanışıyoruz. Sophia 10 yaşında, biraz ukala ama epey zeki olan küçük bir kız. Bebekliğinden beri ilk defa dayısıyla görüşmesinin aslında çok da gizemli bir sebebi yok fakat kontrol manyağı Maggie, Richie’yi bu konuda çok suçlu hissettirmiş olmalı ki, Richie Sophia’nın yüzüne bakarken bile zorlanıyor. Richie’nin soluk yüzü, kızarmış gözleri ve düzensiz görünüşü sebebiyle Sophia ilk başta dayısına pek yanaşmıyor.

Filmde küçük bir kırılma noktası var. Richie, Sophia’ya küçükken ablası için yaptığı çizimlerden bahsediyor ve o çizim defterini almak için Sophia’yı eski evine götürüyor. Sophia Richie’nin uyuşturucu aldığından şüphelenirken Richie’yi elinde küçük bir defterle görünce ön yargıları tamamıyla kırılıyor ve dayısının tanınmaya değer bir insan olduğuna karar veriyor. Bu sahneden sonra filme eğlenceli bir hava bürünüyor. İkili birbirlerini tanımaya başlıyor, ön yargılar kırılıyor ve bunalım yerini umuda bırakıyor.

Filmdeki bir diğer önemli sahne ise Richie’nin Sophia’yı bırakırken ablasının suratında gördüğü morluklar. Aralarındaki yıpranmış bağın iyileşmeye başladığını görebildiğimiz sahnelerden birisi aslında bu. Richie, kişinin yaşadığı bir olaydan dolayı utanç duymasının nasıl bir duygu olduğunu bildiğinden morluklarla ilgili tek bir soru bile sormuyor ve ablasının cesaretini anlatan bir hikâyeyi anlatmaya başlıyor: “İlkokul 4. sınıftayken okuldan iki çocuk peşimdeydiler. Gözümü morartmalar, bıçaklamalar… Sonra sen onları engelledin, hatırlıyor musun? Elini kaldırdın ve onları yumrukladın. Ve kiremit taneleri gibi yıkıldılar. Onlar kız kardeşimin benim için dövüşmesinin utanç verici olduğunu söylediler. Ben öyle düşünmüyorum. Orada onlara şöyle demiştin ‘Kardeşime bakmayı bırakın!’. Gerçeği biliyordum. Kardeşim dünyanın en havalı kişisiydi. Sonra biz büyüdük. Biz değiştik. Ben değiştim. Sonra mükemmel bir kızın oldu. Sebebi senin gibi bir anneye sahip olması. Bu noktada bazı şeylerin hiç değişmediğini fark ettim. Hâlâ dünyadaki en havalı kişi sendin.”

Bu noktadan sonra taşlar birer birer yerine oturuyor. Bağımlı ve ölümün eşiğinde olan bir adamın elinden küçük bir kız tutmuş oluyor. Ona yaşamak için bir sebep vermiş oluyor. 20 dakika içinde bir adamın hayata dönüş hikâyesini izlemiş oluyoruz. Kardeşliğin, umudun ve sevginin kurtaramayacağı hiçbir şey yokmuş diyebiliyoruz. Ve belki de biz de “Hâlâ dünyadaki en havalı kişi sensin.” diyebileceğimiz insanları fark ediyoruz.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here